Başlangıç: Bir defterin kenarında kalan soru
Bugün Hoot sayfasında “Basit türemiş ne” üzerine hazırladığımız içeriği sizlerle buluşturuyoruz.
Bazı günler vardır, insanın zihninde tek bir cümle döner durur. Ne tam anlamını çözebilirsin ne de ondan kaçabilirsin. Benim için o cümle o gün şuydu: “Süre türemiş mi?”
Bunu ilk kez sabahın erken saatlerinde, Kayseri’nin soğuk ama net ışığında defterime yazarken fark ettim. Kalemi elime aldığımda aklımda bambaşka şeyler vardı: yarım kalan bir konuşma, cevaplanmamış bir mesaj, içimde büyüyen o tanımsız hayal kırıklığı… Ama satırın ortasında bir anda bu soru belirdi. Sanki ben yazmadım da, zihnim kendi kendine kazıdı.
“Süre türemiş mi?”
O an ne demek istediğimi ben bile tam bilmiyordum. Ama hissettiğim şey çok netti: zamanın bana bir şey yaptığını düşünüyordum. Bir şeyler benden kopuyor, bir şeyler içimde değişiyor ama ben buna yetişemiyordum.
Bir günün içine sıkışan zaman
O gün dışarı çıktığımda hava griydi. Kayseri’nin kışa yakın soğuğu insanın içine işler ya, tam öyle bir gündü. Ellerim cebimde yürürken, zihnimde aynı soru dönüp duruyordu.
“Süre türemiş mi?”
Bu soruyu kendime sordukça içimde garip bir huzursuzluk büyüyordu. Sanki zaman, benim üzerimde kendi kendini çoğaltan bir şeydi. Dakikalar geçmiyor gibi değil, geçerken beni değiştiriyor gibiydi.
Bir kafeye oturduğumda defterimi açtım. İnsanlar etrafımda konuşuyordu ama sesler sanki uzaktan geliyordu. Bir bardak çay söyledim, buharı yüzüme çarparken içimdeki o duygu daha da belirginleşti: bir şeyler kaçıyor.
Hayal kırıklığını açıkça hissettim. Çünkü bazı şeyleri anlamaya çalıştıkça daha da uzaklaşıyordum.
İlk sahne: Mesajın gelmediği an
O günün sabahında bir mesaj bekliyordum. Basit bir şeydi aslında. Ama bazen basit şeyler en çok can yakar.
Telefonu her kontrol ettiğimde ekran aynıydı. Sessizlik.
İşte o an zihnimde başka bir cümle daha doğdu:
“Süre türemiş mi?”
Sanki beklemek bile bir tür dönüşümdü. Saniyeler sadece ilerlemiyor, beni başka bir versiyona çeviriyordu. Sabırlı olmaya çalıştıkça sabırsız biri oluyordum. Umut ettikçe kırılganlaşıyordum.
İçimde bunu açıkça hissettim: hayal kırıklığı.
Ama bunun yanında küçük bir umut da vardı. Çünkü hâlâ bekliyordum. Hâlâ bir şeylerin değişebileceğine inanıyordum.
Zamanın ağırlığı: Sokakta yürürken
Kafeden çıktığımda sokak daha da soğumuştu. İnsanlar hızlı yürüyordu, kimse kimseye bakmıyordu. Ben ise yavaşladıkça zihnim hızlanıyordu.
“Süre türemiş mi?”
Bu soruyu artık bir düşünce olarak değil, bir his olarak taşıyordum. Sanki zaman bir çizgi değil, kendi kendini büyüten bir organizmaydı. Her geçen an, bir öncekinin üzerine ekleniyor ama aynı zamanda beni de içine çekiyordu.
Bir anda çocukluğumu düşündüm. Zaman o zaman böyle değildi. Günler daha uzun, duygular daha basitti. Şimdi ise her şey sıkışmış gibi.
İçimde bir özlem belirdi. Saf bir özlem. Geri dönmek değil belki ama o “yavaş zamana” tekrar dokunabilmek.
İkinci sahne: Eski bir defter
Eve döndüğümde çekmecemi açtım. Eski defterlerim vardı. Lise yıllarından kalan, kenarları yıpranmış sayfalar…
Birini açtım. İçinde çok tanıdık cümleler vardı: aşırı duygusal, abartılı, ama çok gerçek.
Bir sayfada şunu yazmışım:
“Zaman geçmiyor gibi ama ben değişiyorum.”
O an irkildim. Çünkü bugünkü sorumla aynı yere çıkıyordu.
“Süre türemiş mi?”
Belki de ben yeni bir şey sormuyordum. Sadece eski bir duyguyu yeniden keşfediyordum. Ama bu kez daha ağırdı. Çünkü artık daha çok şey biliyordum, daha çok şey kaybetmiştim.
İç konuşmalar: Kendimle tartışmak
O gece yatağa uzandığımda zihnim susmadı. Bir tarafım sürekli analiz ediyordu, diğer tarafım sadece hissediyordu.
Bir ses dedi ki:
“Bu sadece beklemek. Abartıyorsun.”
Diğer ses ise daha dürüsttü:
“Hayır, bu beklemek değil. Bu içten içe değişmek.”
Ve tam o anda yine aynı cümle:
“Süre türemiş mi?”
Bu kez daha derin bir yerden geldi. Sanki zaman sadece ilerlemiyor, katlanıyordu. Her düşüncem, her bekleyişim, her hayal kırıklığım üzerine ekleniyordu.
O an açıkça hissettim: yalnızlık.
Ama bu dramatik bir yalnızlık değil. Sessiz, sade, kimseye anlatılmayan türden.
Üçüncü sahne: Gece yürüyüşü
Dayanamadım, dışarı çıktım. Geceydi. Kayseri’nin sokakları daha da boşalmıştı. Işıklar sarıydı, gölgeler uzundu.
Yürürken kendi sesimi içimde duydum:
“Ne bekliyorsun?”
Cevap veremedim.
Çünkü gerçekten bilmiyordum.
Belki bir mesaj, belki bir cevap, belki de sadece içimdeki bu ağırlığın hafiflemesini…
Ama en çok şunu hissettim: zamanın beni dönüştürdüğünü.
“Süre türemiş mi?” sorusu artık bir merak değil, bir kabullenememe haliydi. Bir şeylerin elimden kayıp gidişine verilen içsel bir tepkiydi.
Umut ve kırılganlık arasında
İnsan bazen aynı anda iki şey hisseder: umut ve kırılganlık. Ben o gece ikisini de hissediyordum.
Umut, çünkü hâlâ bir şeyler değişebilir diye düşünüyordum.
Kırılganlık, çünkü değişmeyen şeylerin ağırlığı üzerimdeydi.
Yatağa döndüğümde defteri tekrar açtım. Aynı soruyu bir kez daha yazdım:
“Süre türemiş mi?”
Ama bu kez altına bir şey ekledim:
“Belki de süre değil, ben türemişim.”
Bunu yazarken içimde garip bir sakinlik oluştu. Sanki ilk kez sorunun dış dünyayla değil, benim içimdeki dönüşümle ilgili olduğunu kabul ediyordum.
Zamanı anlamaya çalışmak değil, onunla yaşamak
Sabah olduğunda aynı Kayseri vardı. Aynı sokaklar, aynı soğuk hava, aynı insanlar…
Ama ben aynı değildim.
O soru hâlâ zihnimdeydi ama artık daha farklı bir yerden bakıyordum. “Süre türemiş mi?” artık bir kaygı değil, bir farkındalık gibi duruyordu.
Zamanın sadece geçtiğini değil, biriktirdiğini, üst üste koyduğunu ve insanı değiştirdiğini kabul etmeye başlamıştım.
İçimdeki hayal kırıklığı tamamen gitmedi. Ama onun yanında küçük bir anlayış da oluştu.
Belki de mesele zamanı çözmek değil. Onun içinde nasıl değiştiğimi fark etmekti.
Bugün “Basit türemiş ne” üzerine güzel bir yolculuk yaptık. Hoot ile daha fazla içerik için takipte kalın!
Son: Defterin kapanmayan sayfası
Defterimi kapattım ama o sayfa tam kapanmadı gibi hissettim. Çünkü bazı sorular kapanmaz. Sadece insanla birlikte yaşar.
“Süre türemiş mi?”
Artık bu soruyu her düşündüğümde kaçış hissi değil, bir iç gözlem geliyor.
Zamanın beni nasıl değiştirdiğini, bazı şeyleri nasıl büyüttüğünü, bazı duyguları nasıl derinleştirdiğini görüyorum.
Ve en çok şunu hissediyorum:
Kaybolan şeyler sadece dışarıda değil. İçeride de birikiyor. Ve biz fark etmeden, kendi zamanımızı yaşıyoruz.